Lozan Antlaşması 100 yaşında | Prof. Baskın Oran, “Türkiye’nin en anlaşılmamış metni” Lozan’ı anlatıyor: ‘TBMM heyeti’ olarak gittiler, ‘Türkiye’ olarak döndüler

Milli Mücadele, Mustafa Kemal Atatürk‘ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasıyla başlar. Atatürk ve silah arkadaşlarının “Uçurumun kenarındaki yıkık bir ülke”yi var etmek için başlattığı yürüyüş, “Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar. Yıllarca süren savaş” ile devam eder. 26 Ağustos 1922’de de Atatürk’ün emriyle Büyük Taarruz başlar, bu adım Türkiye’nin savaş alanında atacağı en önemli adım olacak ve kurtuluş 30 Ağustos’ta savaş meydanında kazanılacaktır. Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 4. Kurultayı’nda sözlerine şöyle devam eder: Ondan sonra içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız devrimler…

Milli Mücadele’nin bitiş tarihini ise bugün cephede kazanılan zaferin tarihi olarak değil, 24 Temmuz 1923 olarak işaretliyoruz. Çünkü İsviçre’nin Lozan kentinde İsmet İnönü liderliğindeki heyet, 100 yıl önce bugün Türkiye Devleti’nin kurucu senedi, “Lozan Barış Antlaşması”na imza attı. Milli Mücadele’nin, “Milli hudutlar dahilinde hür ve müstakil yaşama hedefi” nihayete erdi.

Lakin Lozan, 100 yıllık varoluşu boyunca, devamlı saldırı ve eleştirilerin de hedefinde olmuştur. Savaşta kazanılan zaferi, masa başında egemen bir devlete dönüştüren antlaşma “bozgun” diye bile nitelendirilebilmiştir. Bu akımların da etkisiyle olsa gerek, 100. yıl dönümü gibi tarihsel bir eşiği geçmesine rağmen, Türkiye’de, devletin kurucu senedini, Lozan Barış Antlaşması’nı coşkuyla kutlayan bir etkinlik düzenlenmiyor.

Atatürk, “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır” der. Biz de 100. yıldönümü için Lozan Antlaşması’nı bütün boyutlarıyla inceleyen ve öğretim üyesi olduğu yıllar boyunca Mülkiye sıralarında Lozan dersleri de veren Prof. Dr. Baskın Oran ile yaptığımız söyleşiyi güncelleyerek yayımlıyoruz.

Prof. Dr. Oran, Lozan’ın birçok farklı boyutta önemi olduğunu vurgularken, “Belki de günümüz açısından en önemlisi şudur ki, Lozan o gün de bugün de gelişmişliği ve hatta uygarlığı simgeleyen Batı dünyasına Türkiye’nin kalıcı biçimde katılımının belgesidir” diyor.

Lozan’da İsmet İnönü

İsmet İnönü ve heyeti, Türkiye’nin “Osmanlı olmadığını” kanıtlamak için aylar süren Lozan müzakerelerinde büyük çaba sarf eder. Batı’yla bir eşitlik mücadelesi verir. Altan Öymen‘in T24 Yıllık’ta da anlattığı üzere, İnönü, Lozan’da İsviçre’ye teşekkür için yapılacak açılış konuşmasını 1. Dünya Savaşı’nın galip devletleri adına İngiltere’den Lord Curzon‘un yapmasını kabul etmez ve “Ben de konuşacağım. Siz burada artık galip devlet değilsiniz. Şartlarımız eşittir” der. Türk heyetine diğer devletlerden farklı sandalye verilmesini de kabul etmez. İnönü yine toplantılardan birine eşi Mevhibe Hanım’la giderek, “Modern Cumhuriyet” hedefini gösterir.

Şevket Süreyya Aydemir, “İkinci Adam” adıyla üç ciltlik biyografisini yazdığı İnönü’nün müzakerelerde gösterdiği direnci, “Yakın tarihimizde bir başka müdahalesi olmasaydı bile İsmet Paşa, yalnız Lozan’daki mihnetleri, direnişleri ile, unutulması mümkün olmayacak bir yer işgal edebilirdi” diye anlatır


Lozan dönüşünde çiçeklerle karşılanan İsmet Paşa, ‘Sulh’ yazılı vagonda, ‘Barış Perisi’ kıyafetli Uzma adlı çocukla

Lozan’a bazı çevrelerde düşmanlık beslenmesinin gerekçesinin, antlaşmanın “Batı dünyasına Türkiye’nin kalıcı biçimde katılımının belgesi” olma vasfından kaynaklanıyor olabileceğine işaret eden Oran, “Kötü niyet, Lozan’ın Türkiye’yi kesin ve kalıcı biçimde Batı kampına sokmuş olmasına ideolojik tepkiden kaynaklanır ki, ilginçtir, bunlar birbirine zıt iki kamptan oluşur: İslamcılar ve ulusalcılar. Ortak noktaları, ‘yerli ve milli olmayan’ Lozan’a karşı oluşlarıdır” görüşünü dile getiriyor. Prof. Oran, Lozan’ın önemini de aslında bir cümlesiyle şöyle özetliyor:

“Lozan’a giden ve 24 Temmuz 1923’te barış antlaşmasını imzalayan heyetin adı ‘TBMM Heyeti’ idi. Dönerken, artık ‘Türkiye Heyeti’…”


Prof. Dr. Baskın Oran

Oran, “Lozan 2023’te bitecek” ve “Lozan’ın gizli maddeleri var” gibi yaygın mitlerin neden yanlış olduğunu da açıklarken, “Türkiye’de Lozan kadar anlaşılmamış, daha kötüsü, yanlış anlaşılmış bir metin daha bilmiyorum” ifadesini kullanıyor.

“Türkiye Devleti 24 Temmuz 1923’te,
Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923’te kuruldu”

Prof. Dr. Baskın Oran’ın T24’ün sorularına verdiği yanıtlar şöyle…

Lozan’ın “kurucu senet” olarak tanımlanmasını birkaç cümleyle nasıl özetleyebiliriz?

Devletler, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gibi ‘ol’ deyince var olmazlar. Uluslararası tanımayla var olurlar.

Şunu tekrar tekrar vurgulamak lazım: Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş tarihi 29 Ekim 1923’tür, ancak Türkiye Devleti’nin kuruluş tarihi ise Lozan’ın imzalandığı tarih- yani 100 yıl önce bugün, 24 Temmuz 1923’tür. Kurtuluş Savaşı’nı kazandıktan sonra İsmet Paşa liderliğinde Lozan’a giden heyet, İsviçre’ye “TBMM Heyeti” adıyla gidip masaya oturmuştur. Senet imzalanıp, masadan kalktıklarında ise onlar artık “Türkiye Heyeti”dir. Egemen bir devletin temsilcileri olarak İsviçre’den Türkiye’ye dönerler.


Lozan Barış Antlaşması’nın kapak sayfası ve fihristi

Lozan’ın bir kurucu anlaşma olarak tarihi önemini ve değerini vurgularken, Lozan Antlaşması hükümlerinin yanlış uygulandığını hep söyleyegeldiniz. O kadar ki, Lozan hükümlerinin doğru uygulanması durumunda on yıllara yayılan Kürt sorununun yaşanmayabileceği ihtimalini de dile getirdiniz. Buradan hareketle, tam bir asrı geride bırakan Lozan Antlaşması, ikinci yüzyılında Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne hâlâ bir vizyon koyuyor mu, koyuyorsa nasıl bir vizyon olduğunu paylaşır mısınız?

Eğer Lozan Antlaşması Madde 39/4 ve 5 (bu madde hükümlerinin içeriğini aşağıda okuyacaksınız, T24) ihlal edilmeseydi, bir halk için en önemli şey olan dil meselesi Kürt sorununu bugünkü berbat haline getirmeyi zorlaştırırdı, hatta belki önleyebilirdi. Adamların dillerini kopardıktan sonra ne kalıyor geriye? Zaten 1924’te Tevhid-i Tedrisat’la endirekt olarak, 1925’te de gizli Şark Islahat Planı’yla direkt olarak dillerini yasaklamışsın.

Şimdi, Kürtlerin sürekli mücadelesi sonucu, büyük baskı altında bile Kürtçe yazıp çiziyorlar; tabii “terörist” diye içeri atılmadıkları zaman. Mesela cezaevlerine Kürtçe roman bile giremiyor.

Şöyle bir tunç kanun vardır toplumsal bilimde: Bir azınlık asimile edilebilir. Fakat o azınlık bir biçimde azınlık bilinci kazanmışsa, bu konuda sergilenecek devlet çabaları azınlığın bilincini artırmaktan başka bir şeye yaramaz. Bugünkü durumda ve ilerisi için bilinmesi gereken sadece budur.

Bu doğrultuda şunu da sormak isterim. Günümüzde “Türkiyeli” mi yoksa “Türküm” mü denmeli diye süren bir tartışma var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

“Ben Türkiyeli değilim, Türküm” diyen profesörler var. Objektif kimlik, sübjektif kimlik tanımından haberleri olmadığı anlaşılıyor. Objektif kimlik, insanın anasından çıktığında gelen kimliktir. Sübjektif ise insanın aklı erince, kendi seçtiği kimliktir. Sanki insanlara Türksün veya Türk değilsin diyorlar. Ben Türküm dediğin anda başkasının çıkıp “Ben Kürdüm” deme hakkı doğar. Onun için söylenmesi gereken ben Türküm demek değildir. Ben Türkiyeli bir Türküm demektir. Bunun sonucu olarak Kürtler de Ben Türkiyeli bir Kürdüm diyeceklerdir. İşte, bütünleşme bundan ibarettir. “Ben Türkiyeli değilim, Türküm” demek bölücülüktür.

1923’te 24 Temmuz ve öncesindeki imzalanan anlaşmalara kısaca bakabilir miyiz?

2023’te bir asrı tamamlıyoruz. “Lozan” derken, tanımlayıp öyle devam etmek lazım, çünkü Kasım 1922-Temmuz 1923 arası gerçekleşen Lozan Barış Konferansı’nda tam 18 adet senet imzalandı. Bizim burada bahsettiğimiz, bu senetlerin biri ve en önemlisi olan “Lozan Barış Antlaşması”dır.

Onun yanı sıra, aynı önemde olmamakla birlikte, “Türk ve Yunan Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme”yi de zikretmek lazım, çünkü Lozan’ın “Azınlıkların Korunması” başlıklı Kesim III’ünü ilgilendiriyor. Bu da, mübadele dışı olarak iki ülkede bırakılan ve bugün iki ülkede de “azınlık” diye anılan, Türkiye’de Ortodoks Rumların (ve bu arada bütün diğer gayrimüslimlerin), Yunanistan’da da Batı Trakya’daki Müslüman Türklerin haklarını ilgilendiriyor.

Buraya tekrar döneriz, ama geçmeden söyleyeyim, “Ortodoks Rumlar” ve “Müslümanlar” diyoruz, çünkü Osmanlı’da Konstantinopolis’in fethinden itibaren uygulanmaya başlanan Millet Sistemi’nin kalıntısı olarak Balkanlar ve Orta Doğu’da toplumsal kimliğin ana unsuru soy veya dil değil, din ve hatta mezheptir. Bu nedenle Lozan Kesim III’teki en önemli ve geniş haklar gayrimüslimlere verilmiştir. Fakat bu konu burada bu kadarıyla bırakılır ve gerisi getirilmezse yanlış anlaşılabilir, onun için tekrar dönelim.


Türk heyetine liderlik eden İsmet İnönü, Lozan görüşmelerinde

“Mübadeleden sonra adalar üzerinde bir tane Türk mü kalmıştı da alacaktık?”

-Lozan Antlaşması’yla ilgili yaygın bir efsaneye/iddiaya açıklık getirebilir miyiz; zira Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bile, 2016 yılında “1920’de bize Sevr’i gösterdiler, 1923’te Lozan’a razı ettiler. Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı. Şöyle bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan’la verdik. Kıta sahanlığı ne olacak, havada ne olacak, karada ne olacak hâlâ bunun mücadelesini veriyoruz. İşte bunun nedeni, o anlaşmada masaya oturanlar. O masaya oturanlar bunun hakkını veremediler, veremedikleri için onun sıkıntısını şimdi biz yaşıyoruz” demişti. Lozan Antlaşması ve “kaybedilen” adalar arasında, iddia edildiği gibi bir bağlantı var mı? Osmanlı Devleti / Türkiye Cumhuriyeti adaları nasıl kaybetti?

Kimse bize Sevr’i göstermedi. Türkler Birinci Dünya Savaşı’nı kaybettiler ve Sevr geldi, Türkler Kurtuluş Savaşı’nı kazandılar ve Lozan geldi onun yerine; bu kadar.

Erdoğan’ın bu söyledikleri, aynen diğer söyledikleri gibi, Batılılaşmayı kötülemek için söylenmiş şeylerden ibaret.

“Mükemmel ‘iyi’nin düşmanıdır.” Sevr müttefikler için mükemmel olduğu için uygulanamadı (aynen, Versay’ın Fransa için mükemmel olması gibi. Versay bu yüzden Hitler‘i yarattı, Hitler de Fransa’yı hacamat etti). Oysa Lozan hem Türklerin yenildiği Birinci Dünya Savaşı’nı hem de Türklerin yendiği Kurtuluş Savaşı’nı bitiren barış antlaşmasıdır ve bu nedenle hiçbir tarafın ne zaferidir ne de bozgunu. Tam bir uzlaşıdır ve Lozan’ın bugüne kadar Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren antlaşmalar içinde halen uygulanmaya devam eden tek antlaşma olması da bu sayededir. Lozan’ın büyüklüğü de buradadır.

Adaları almamışız Lozan’da! Emperyalist söyleme bak! Yahu, mübadeleden sonra bu adalar üzerinde bir tane Türk mü kalmıştı da alacaktık? (Bu söylediğime, İstanköy ve Rodos dahil değildir çünkü şu anda az sayıda da olsa Türklerin de yaşadığı bu iki ada 1923’te Yunanistan’ın elinde değildi; İtalya’ya verilmişti).

Üstelik, Lozan’ın ilk versiyonunda İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada da Yunanistan’a verilmişti, fakat Ankara’nın “Boğaz önünü kapatıyorlar” itirazı kabul edilerek bu iki ada Türkiye’ye bırakıldı.

Beş maddede Lozan’ın önemi

Lozan Antlaşması’nın Türkiye için önemi nedir?

Evet, daha ileriye gitmeden Lozan’ın Türkiye Cumhuriyeti için niye önemli olduğunu saymak istiyorum. Saymak, çünkü bu önem bir değil iki değil; çok büyük…

1) Lozan, Türkiye Devleti’nin kurucu antlaşmasıdır.

Dikkat: Türkiye Devleti’nin. Çünkü ‘devlet’ten farklı olarak bir rejim olan Cumhuriyet yaklaşık üç ay sonra, 29 Ekim 1923’te kurulacaktır. Devletler uluslararası tanınmayla kabul edilirler; Lozan bu açıdan kurucu antlaşmadır. Kurucu antlaşma olduğu için de, çok rahatsız edici iki husus var, söylemeden geçmeyeyim:

Birincisi, Türkiye’de Lozan’a saldırmak ve belgeyi “hezimet” olarak nitelemek kimi ideoloji sahiplerinin alışkanlığı haline geldi.

İkincisi, bizzat Türkiye Cumhuriyeti kendi kurucu antlaşmasını özellikle yukarıda sözünü ettiğim azınlık hakları açısından sürekli ve sistematik biçimde ihlal etti ve etmekte.

2) Lozan, Türkiye’nin ulusal sınırlarını belirleyen ve onu bu sınırlar içinde siyasal açıdan bağımsız ve egemen kılan belgedir.

O günün koşullarında bu sınırlarda kimi kısıtlamalar vardır, ki bunlar esas olarak Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nde getirilen silahlandırma sınırlamalarıdır ve 1936 Montrö’de kaldırılacaklardır, ama önemli olan husus bu sınırların sağlamlığıdır.

Sağlamlığıdır derken: II. Dünya Savaşı’ndan bugüne çeşitli ülke sınırlarının nasıl değişiverdiğini göz önünde tutarsak, I. Dünya Savaşı gibi bir alt-üst oluşun hemen ardından bu sınırların, (1939’da Türkiye’ye iltihak eden Hatay haricinde) bugüne kadar değişmeyen ve büyük istikrar sağlayan sınırlar oluşunun önemi anlaşılır.

3) Lozan Türkiye’nin iktisadi bağımsızlık belgesidir ve iktisadı millileştirmenin temel adımıdır.

Düyûn-ı Umûmiye borçları gibi müzminleşmiş bir belanın yükünü Osmanlı’nın ardından kurulan diğer devletlere de paylaştırmış ve ayrıca takside bağlamıştır, son taksidi Türkiye 1954’te ödeyecektir.

Daha önemlisi, daha Orhan Bey zamanında iktisadi hareketliliği sağlamak amacıyla Batı Avrupa tüccarını bu topraklara çekmek için memnuniyetle verilen, fakat Avrupa’nın sanayi devrimini başarması üzerine tam bir iktisadi bela haline gelen kapitülasyonlar Lozan Madde 28’le “her bakımdan” kaldırılmıştır.

4) Lozan, imzacı büyük devletlerle eşitlik belgesidir.

Çünkü başta Sevr olmak üzere I. Dünya Savaşı’nı sonlandıran tüm barış antlaşmaları karşılıklı müzakere yapılmaksızın, ilgili devlete dayatılarak imzalatılmıştır. Lozan bunun tek istisnasıdır. Çok zorlu bir müzakere sonucu imzalanmıştır ve diğerlerinden farklı olarak, büyük devletlerin dünya hakimiyetini simgeleyen “Milletler Cemiyeti Misakı” Lozan metninin başında yer almaz.

Lozan, hem Türklerin mağlup olduğu I. Dünya Savaşı’nı hem de Türklerin galip geldiği Kurtuluş Savaşı’nı, ikisini birden bitiren barış antlaşması olduğu için, karşılıklı pazarlıklar sonucu ortaya çıkmış bir uzlaşma metnidir. Bu sayede de, I. Dünya Savaşı’nı bitiren barış antlaşmaları içinde halen hayatta olan tek antlaşmadır; diğerleri bugün yoktur.

Zaten, “Lozan zafer mi hezimet mi” biçimindeki tartışma da bu sebeple saçma sapandır. Çünkü, taraflardan sadece bir tanesinin çıkarlarını yansıtan, öbürünün çıkarlarını hiç dikkate almayan barış antlaşmaları çürüktür; zamanla ortadan kalkmaya mahkûmdur; aynen Sevr gibi.

Lozan, bu iki savaşı birden bitiren antlaşma olmak sayesinde bir uzlaşma olduğu için bugüne kadar gelebilmiştir. Diğer yandan Lozan zafer yönü daha ağır basan bir uzlaşmadır, çünkü hem Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlanmıştır hem de o sırada büyük devlet İngiltere’nin başı derttedir (“Oğullarımızı derhal terhis edin” kampanyaları, İrlanda sorunu, Fransa ve İtalya’yla çatışmalar, vs.) ve bir an önce barış yapmak istemektedir.

5) Belki de günümüz açısından en önemlisi şudur ki Lozan, o gün de bugün de gelişmişliği ve hatta uygarlığı simgeleyen Batı dünyasına Türkiye’nin kalıcı biçimde katılımının belgesidir.

Zaten Lozan’ın kimi ideoloji sahipleri tarafından sürekli saldırıya uğraması da bu sebepledir. Batı’ya mensubiyetin anahtarı sorulacak olursa, yukarıda sözünü ettiğimiz Lozan Kesim III’ün 37 ila 45. maddeler hükümleridir. Yani, azınlık koruma maddeleri.

Hatta, hemen söylemek gerekiyor ki, Lozan, insan hakları teriminin uluslararası alanda kullanılmaya henüz başlanmadığı bir devirde (çünkü bu terim uluslararası metinlere ilk defa 1945 Birleşmiş Milletler Antlaşması’yla geçecektir), azınlık haklarının yanı sıra insan haklarını da bu Kesim III’le koruma altına almıştır.

Lozan’a ilk devrede giden Mürahhas Heyeti

‘Yerli yabancı’lar!

Azınlıkların korunmasıyla ilgili bu Kesim III’ün üzerinde biraz daha durabilir miyiz?

Azınlıkların korunması, I. Dünya Savaşı sonrasının sihirli temalarındandır. Çünkü bu korkunç savaşa bir yandan dünya çapında emperyalizmler çatışması, bir yandan da Avrupa’daki azınlık sorunları sebep olmuştur.

Yukarıda da söylediğim gibi Osmanlı’nın Millet Sistemi icabı Türkiye’de (ve Kesim III’ün son maddesi Madde 45 icabı Yunanistan’da) azınlıklar din ve hatta mezheple (“Gayrimüslim”) tanımlanmıştır burada. Bu azınlıklara, bu ülkelerdeki çoğunluk vatandaşlara verilmeyen (ve günümüzde “pozitif ayrımcılık” terimiyle karşıladığımız) kimi “artı” haklar tanınmıştır. Örneğin Madde 40’a göre kendi her türlü okullarını kurmak, yönetmek, denetlemek ve buralarda kendi dilini ve dinini okutmak. Madde 42’ye göre, mevcut vakıflarına tam bir koruma sağlamak ve yenilerini kurmak hakkı gibi.

Biraz önce, Lozan’ın getirdiği azınlık haklarının Türkiye devleti tarafından sürekli ve sistematik olarak ihlal edilmiş olduğunu belirtmiştim. Örnek vermeye girdiğim takdirde çıkması zor olur, şu kadarını söylemekle yetineyim ki, bu ülkenin vatandaşı olan gayrimüslimler mesela ruhban okulu kuramazlar. Vakıf malları ellerinden alınmıştır ve yeni vakıf kuramazlar. Dahası, bu insanlar Türkiye’de azınlık değil yabancı muamelesi görmektedir. O kadar ki, bazı resmî belgeler bu Türk vatandaşlarını aynen şöyle tarif etmiştir: “Yerli yabancı” (Türk tebaalı); sanırım bunu söylemek bile yeter.


İsmet İnönü, Dr. Rıza Nur ve Hasan Saka, Lozan’da konferansın yapıldığı salona girerken/1923

“Lozan’a göre, bütün T.C vatandaşları
istediği dili kullanabilir, yasaklanamaz”

Kesim III’ün insan hakları üzerine vurgularını biraz daha açabilir miyiz?

Kesim III’e, Lozan konusunda fazla bilinmeyen bir hususu belirterek devam edeyim: Yine hemen yukarıda sözü edilen “insan hakları” da bu Kesim III tarafından getirilmiştir. İki biçimde:

1) “Türkiye’de oturan herkes”e varıncaya kadar (kanun önünde eşitlik, seyahat, mülkiyet, soy ve dil ve din ayrımcılığına uğramama, gibi) haklar getirmiştir ki, bunlara II. Dünya Savaşı ertesi terminolojisiyle “insan hakları” diyoruz.

2) Çok önemli iki hüküm olan, Madde 39/4 ve 5’le, Gayrimüslim azınlıklara getirilen dil hakları, Gayrimüslim olmayan iki gruba da getirilmiştir.

Madde 39/4 şöyle demektedir:

“Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır.”

Bu hüküm sonucu, bütün T.C. vatandaşları istedikleri dili kullanabilirler ve bu yasaklanamaz. Çünkü bu 39/4, resmî dairelerde kullanım hariç olmak üzere akla gelebilecek her yer ve durumla ilgilidir. Üstelik, mesela “basın-yayın” terimi jenerik (genel) bir terimdir ve böyle terimler uluslararası sözleşmelerde geçtikleri zaman, hükmün konduğu tarihteki anlamlarıyla değil, hükmün uygulandığı tarihteki anlamlarıyla, o tarihte kazandıkları ek anlamlarla uygulanırlar. Yani bu “basın-yayın” terimi 1923’te Lozan yapıldığı zaman mevcut olmayan TV ve internet gibi olguları da içine alır; bunda hiçbir tereddüt yoktur.

Bu Madde 39/4’ün günümüz açısından en önemli yanı, dillerini kullanma konusunda büyük resmî engellerle karşılaşan, Türk-olmayan/anadili Türkçe olmayan vatandaşlara, özellikle Kürtlere kendi dillerini kullanma hakkı getirmesidir. Sanırım, Türkiye’de resmî makamların cumhuriyetin başından günümüze kadar sürekli ve sistematik olarak ihlal ettiği gerçeği karşısında bu hak meselesi daha fazla izaha muhtaç değil. İlerleyelim.

Madde 39/5 şöyle demektedir:

“Devletin resmî dili bulunmasına rağmen, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır.”

39/4’ün yeterince net bir metin olmasının yanı sıra bu 39/5 kimi ek açıklamalar gerektiriyor:

Bir kere, normalde herkesin kendini en iyi anadilinde ifade edeceği varsayımına dayanan bu hüküm, mahkemelerde savunma hakkının önemini ve bu hakkın neredeyse kutsal olduğunu vurgulamak için getirilmiştir.

İkincisi, “Türkçeden başka bir dil konuşan” demek, Türkçeden başka bir dil bilen demek değildir, çünkü kimse mahkemelerde mesela “ben okulda/kursta Fransızca öğrendim” deyip Fransızca ifade vermek isteyemez, absürt olur. Bu ifade, “anadili Türkçeden başka bir dil olan” demektir. Bunun da önemi şudur ki kimileri, özellikle de Kürtler, Türkçe de bildikleri halde, anadillerine getirilen yasa ve hukuk dışı kısıtlamaları protesto babında duruşmalarda Kürtçe konuşmak istemekte, söylediklerinin tercüman tarafından resmî dil Türkçeye çevrilmesini talep etmektedirler.

Çeşitli dönemlerde ve özellikle askerî darbe zamanlarında bu talebin reddedilmiş olması 39/5’in açık ihlalidir, çünkü 39/5’ten yararlanarak örneğin Kürtçe ifade vermek kişinin Lozan’dan kaynaklanan hakkıdır.

Üçüncüsü, “uygun düşen kolaylıklar” teriminden anlaşılması gereken, esas olarak, tercüman teminidir.

Dördüncüsü, Sevr’de bu hak hem yazılı hem sözlü olarak verilmişti, Lozan’da sadece sözlü olarak verilmiştir, yani duruşmada kendi dilini konuşmak serbesttir fakat mahkeme dosyasına yazılı olarak Türkçeden başka dilde belge konulamaz.


Dönemin karikatür sanatçılarından Derso ile Kelin’in, tarihe geçen çizgileriyle Lozan Antlaşması tasviri

Lozan konusundaki 10 şehir efsanesine 10 yanıt

1) Dediğiniz gibi bazı çevrelerde Lozan’la ilgili olumsuz söylemler yaygın. Sizce bunun gerekçesi nedir?

En başta, Lozan’ın Türkiye açısından önemlerini saymıştım. Lozan’ın bir özelliğini daha sayarak bitirelim; olumsuz bir özelliğini: Türkiye’de Lozan kadar anlaşılmamış, daha kötüsü, yanlış anlaşılmış bir metin daha bilmiyorum.

Bu durum bir yandan yaygın ve derin bir cahillikten kaynaklanıyor, bir yandan da kötü niyetten. Cehalet derken, malum: Türkiye’de herkesin yazması var ama herkesin okuması yok; tabii ki Lozan hakkında “fikir” serdeden insanlar antlaşmanın tek bir maddesini dahi okumamışlardır.

Kötü niyete gelince, o da Lozan’ın Türkiye’yi kesin ve kalıcı biçimde Batı kampına sokmuş olmasına ideolojik tepkiden kaynaklanır ki, ilginçtir, bunlar birbirine zıt iki kamptan oluşur: İslamcılar ve ulusalcılar. Ortak noktaları, “yerli ve milli olmayan” Lozan’a karşı oluşlarıdır. Hemen örneklere geçelim, çünkü bu şehir efsaneleri alabildiğine çok ve gülünç.

Lozan’la ilgili birçok şehir efsanesi de bulunuyor. En popülerleri sanıyorum “Lozan 2023’te bitecek” ve “Lozan’ın gizli maddeleri var…” Bu söylentilere değinebilir miyiz?

“Lozan bir hezimettir” saçmalığına zaten daha önce değinmiştik. Bu efsanelerin en sivrisinden başlayalım:

2) “Lozan 100 yıl için yapıldı, 2023’te kendiliğinden sona erecek.”

Bunu internette dolaştıranlar ticaret, savunma, dostluk vs. gibi antlaşmalarının aksine, bir savaşı bitiren barış antlaşmalarının süresinin olamayacağını, olsaydı savaşın yeniden başlaması gerektiğini düşünmüyorlar. Herhalde Lozan’ı süpermarket ürünlerinin raf ömrüyle karıştırıyorlar.

Buna eklemlenen bir başka saçmalık:

3) “Lozan’ın gizli maddeleri var.”

Yani 8 devlet tarafından imzalanmış bir uluslararası metin bir asır içinde “gizli”liğini koruyabilmiş oluyor. Burada bu ulusalcıların söylemek istedikleri, antlaşmada Türkiye’nin yeraltı zenginliklerinin çıkarılmasını yasaklayan gizli maddeler bulunduğu. Herhalde TPAO’nun 1950’lerden beri petrol çıkarıp, rafine edip, sattığını duymamış olacaklar.

4) “Lozan’da sadece Ermeni, Rum ve Musevilere haklar getirilmiştir.”

Yanlış. Bunların isimleri sayılmamıştır. Azınlık hakları “gayrimüslimler”e getirilmiştir.

5) “Lozan’da sadece gayrimüslimlere haklar getirilmiştir.”

Bunu söyleyenler biraz önce anlatılan Madde 39/4 ve 5’i hiç duymamış olsalar gerek.

6) “1926’da Medeni Kanun çıkınca bazı gayrimüslim cemaatleri Lozan’daki haklarından feragat etmişlerdir.”

Uluslararası bir barış antlaşması hükümlerinden cemaat liderlerinin feragati mümkün değil, çünkü azınlık hakları cemaatlere değil “cemaate mensup bireyler”e verilir.

7) “Türkiye Lozan’da o dönemde azınlık tanımında geçerli üçlü kriterden (ırk, dil, din azınlıkları) sadece din kriterini kabul etmiştir.”

Yanlış. “Din” kriteri de kabul edilmemiş, sadece “gayrimüslimler” denmiştir. Din kabul edilseydi, görüşmeleri yürüten Dr. Rıza Nur‘un anılarında yazdığı gibi, Aleviler de uluslararası güvenceye sahip olacaklardı.

8) “Lozan Madde 45 Yunanistan’la mütekabiliyet maddesidir.”

Yanlış. İnsan haklarında mütekabiliyet yasaktır (1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, Madde 60/5), çünkü yurt dışındaki soydaşı uğruna yurt içindeki vatandaşını helak etmek anlamına gelir. O madde “paralel yükümlülük” maddesidir.

9) “Musul ve Kerkük, şu veya bu şekilde Irak dışında bir devletin egemenliğine geçerse, Lozan’a göre Türkiye’nin ilhak hakkı doğar.”

Bunu söyleyenler herhalde Musul-Kerkük’ü Nahcivan’la karıştırmaktalar. Ama Nahcivan konusunda da Türkiye’nin böyle bir hakkı yok (1921 Moskova Antlaşması Madde 3).

10)”ABD, Lozan’ı onamayı reddetti.”

ABD Lozan Barış Konferansı’nda sadece “gözlemci” idi; nasıl onasın veya reddetsin?

Özetle, hani diyorlar ya, “Ağzı olan konuşuyor.” Lozan için bu özellikle böyle.


Hasan Saka (Ön sıra, en sol), İsmet İnönü (Ön sıra, soldan ikinci), Dr. Rıza Nur (Ön sıra, en sağ) ve Türk delegeler

İsmet Paşa nasıl seçildi, Lozan müzakereleri sırasında Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa arasında nasıl bir temas vardı, Türkiye’nin Lozan heyeti konusunda ne söylenebilir?

Şöyle başlayalım;
İsmet Paşa’nın M. Kemal Paşa açısından üç önemli niteliği vardı. Sırayla:

1) Kurtuluş Savaşı’ndaki diğer komutanlardan çok daha “sivil” ve yetenekli olması;
2) Lider M. Kemal’e rakip olmaya kalkışmaması;
3) Herhangi bir devlete yakın olarak algılanmaması.

İsmet Paşa, Dışişleri Bakanı yapılarak, Mudanya silah bırakışmasına da, Lozan’a da heyet başkanı olarak gönderildi. Lozan’da yanına iki delege daha verildi: Eski maliye bakanı Hasan Bey (Saka) ve çok sıkı bir Türkçü olan Sağlık Bakanı Dr. Rıza Nur. Tabii, Osmanlı’nın büyükelçileri de danışman olarak götürüleceklerdir.

Lozan’a giderken, yol temizliği yapıldı: 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılarak, Lozan’a katılmak isteyen İstanbul devreden çıkarıldı. Bunların yanı sıra Heyet’e 14 maddelik kısa bir talimat verildi: Burada iki “olmazsa olmaz” koşul vardı:

1) “Ermeni yurdu” söz konusu olamaz.
2) Kapitülasyonlar kesinlikle kaldırılacaktır; öyle ki, gerekirse görüşmeler kesilir ve geri dönülür. Zaten bu yüzden konferansa 2,5 aylık bir “ara” verecektir.

Ayrıca, azınlıkların mübadelesi sağlanacaktır ve Düyûn-ı Umûmiye borçları Osmanlı’dan ayrılan diğer ülkelere de paylaştırılacaktır.

Bunların dışında, koskoca Lozan görüşmeleri 25-30 satırlık bir talimatla yürütülemeyeceği için, hep Ankara’dan talimat almak gerekiyordu. Bu nedenle, Lozan-Ankara arasında çok yoğun bir telgraf bağlantısı kuruldu.

Bu bağlantı İstanbul üstündendi ve İngilizler şifreleri çözdüler. Fakat sürüyle bürokratik aşamadan geçen çözülmüş mesajlar Lozan’daki Müttefik heyetine ulaşana kadar iş işten geçiyordu, o da ayrı.

Lozan heyetinde Hasan Bey ile İsmet Paşa arasında herhangi bir sürtüşme olmadı. Ama Dr. Rıza Nur, kendi anılarında da yazdığı gibi çok ciddi psikolojik sorunlar sahibi birisiydi, ayrıca müzakerelerde TBMM heyetine zarar verecek aşırı “milliyetçi” bir tutum sergiledi. Bunları Hayat ve Hatıratım adlı anılarında yazar ve mesela orada İsmet Paşa’nın kafatası biçiminin Türk standartlarına uymadığını söyler.

Lozan’a giden heyet konusunda özet olarak şunu söylemek lazım:

Lozan’a giden ve 24 Temmuz 1923’de barış antlaşmasını imzalayan heyetin adı “TBMM Heyeti” idi. Dönerken, artık “Türkiye Heyeti”.

İsviçre’de yayın yapan L’Illustré dergisinin 2 Ağustos 1923 tarihli kapağında İsmet İnönü ve Rıza Nur

Lozan Antlaşması’nda taraflar ve imzacılar

Türk tarafının kayıtsız şartsız bağımsızlık talebini dile getirdiği Lozan Barış Konferansı, 11 Kasım 1922 ile 24 Temmuz 1923 arasında 8 ay sürdü. Antlaşma, görüşmelerin yapıldığı İsviçre’nin Lozan kentinde 24 Temmuz 1923’te imzalandı. Antlaşmaya imzacı olan ülkeler ve onların adına imza atan temsilcileri şöyle:

Büyük Britanya: Horace Rumbold (İstanbul’da Britanya Yüksek Komiseri)

Fransa: Maurice Cesar Joseph Pelle (Cumhuriyetin Doğuda Yüksek Komiseri)

İtalya: Marki Camille Garroni (Senatör, İtalya Büyükelçisi, İstanbul’da Yüksek Komiser), Jules César Montagna (Atina Olağanüstü Temsilcisi ve Orta elçi)

Japonya: Kentaro Otchiai Jusammi (Roma Olağanüstü ve Yetkili Büyükelçisi)

Yunanistan: Elefterios K. Venizelos (Eski Bakanlar Kurulu Başkanı), Dimitri Kaklamanos (Londra Olağanüstü Temsilcisi ve Orta elçi)
Romanya: Constantin İ. Diamandy (Orta Elçi), Constantin Contzesco (Orta Elçi)

Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı: Dr. Miloutine Yovanovitch (Bern Olağanüstü Temsilcisi ve Orta Elçi)

Türkiye adına imza atanlar

İsmet Paşa (İnönü): Umuru Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) , Edirne Mebusu

Dr. Rıza Nur Bey: Umuru Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye Vekili (Sağlık Bakanı), Sinop Mebusu

Hasan Bey (Saka): Eski bakan, Trabzon Mebusu

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx